ANADİLİMİZ VE HARBİYE-2

Tekrar merhabalar, değerli okuyucularım!

Geçen hafta yazdığım yazımın başlangıç bölümünde , daha önce değinmiş olduğum anadil eğitimi konusuna tekrar değineceğimi belirtmiştim.Bu kez biraz daha ayrıntılara yer vererek, biraz daha açıklayıcı olmaya çalışacağım.
Anadil eğitiminin beldemizde istenen durum ve yoğunlukta olmadığından bahsetmiştim.Başta kendimde olmak üzere, etrafımda Arap kökenli olup da anadilini olması gerektiği gibi kullanabilen çok fazla kişi olmadığını; bilhassa yeni neslin bu dili neredeyse hiç konuşamadığını fark etmiş olduğum için bu yazıyı biraz daha açıklayıcı bir şekilde yazmak gereği duyuyorum.Umarım yazım yeterli sayıda hemşerime ulaşır ve bir nebze de olsa kafalarda soru işareti uyandırabilirim.
Etnik yapı açısından çok zengin bir ülkede yaşıyoruz.Bunun aslında çok önemli bir ayrıcalık olduğunu hepimizin baştan kabul etmesi gerekiyor.Anadil kullanımı konusunda da son zamanlarda- kısıtlı da olsa- olumlu gelişmelere gebe özgürlükler sağlandı.Bunun bizi kendi kültürümüzü korumak ve zenginleştirmek konusunda tetiklemesi gerekirken, üzgünüm ki biz tam aksine, modern dünyanın olumsuz yönde etkileri altında kalıyoruz.Bu etkilerin hepsine dair yazmaya şu an için niyetim yok.Anadil konusu bu etkilenmeden nasibini almış olduğundan şimdilik sadece bunun üzerinde duracağım.
Anadil eğitimi için bilim adamlarının, pedagogların(çocuk psikolojisi, gelişimi ve eğitimi uzmanı) ortaya koyduğu çeşitli görüşler bulunmaktadır.Bunlardan biri Kritik Dönem diye adlandırılan ve çocuğun dil öğreniminde belirli bir yaş dilimini kapsayan dönemin önemini savunan bir dönem olduğu görüşüdür. Bu dönemi şu şekilde açıklayabiliriz ;
*YABANCI DİL VE ANADİL ÖĞRENİMİNDE KRİTİK DÖNEMLER*
Anadil ve yabancı dil öğreniminde kritik dönemler olduğu biyolojik, nörolojik ve dilbilimsel bir gerçekliktir. Penfield ve Roberts (1959) çeşitli olaylardan dolayı beynin sol yarımküresinde beyin hasarı geçiren çocukların beyin incelemesini yapınca, onların dil becerileri yeniden kolayca yine sol yarımkürede geliştirdikleri merkezler yoluyla kazandıklarını, buluğ çağını aşmış kişilerin bu durumu edinemediklerini kanıtladı. Buluğ çağı sonuna kadar dil öğrenimi çalışmalarının hassas bir dönem olduğu böylece anlaşılmış oldu. Bu durumda, Montreal’de bir yetişkin olarak kendisinin Fransızcayı neden o kadar zor öğrendiğini de anlamış oldu.

Lenneberg (1967) de Penfield ve Roberts gibi (1959) ergenlik çağına kadar olan yılları dil öğrenimi için biyolojik olarak aktif yıllar olduğunu saptamıştır. Doğumda çocukların iki yarımküresinin de eşit değerde olduğunu, sonraları dil becerilerinin büyük bir çoğunlukla sol yarımküreye, az oranda da sağ yarımküreye konuşlandığını gördü. Odaklaşmanın 2 yaş civarında başladığını ve 12 veya 13. yaşta tamamlandığını ileri sürdü. Lenneberg’in bulgulamalarını Schumann’ın (1975) yılında geliştirdiği duygu kuramı (affective theory) desteklemiştir. Duygu kuramına göre, buluğ çağına kadar olan yılların sosyal ve duygusal açıdan dil öğrenilmesi için çok duyarlı bir dönemdir. Böylece, çocukluk döneminin dil öğrenimi için büyük bir avantaj olduğu, onların yaşamlarında bir dönüm noktası olduğu ortaya çıktı.
Lambert’e göre, anadillerini öğrenmeye başlayan öğrencilerin anadillerinin yanında 3-4 yaşlarına bastıklarında veya en geç 10 yaşına kadar bir yabancı dili öğrenmeye başlarlarsa, çift dillilik (bilingualism) için büyük avantaj sağlanır; çift dilli öğrenciler kavram oluşturmada daha beceriklidirler ve büyük ölçüde düşünsel esneklik kazanırlar. Yine, çocukluk döneminin ilk yıllarında edinilen iki dilliliğin dikkate değer bilişşel (cognitive) yararları olduğu saptanmıştır. (Reynolds 1975). Ayrıca, Ervin-Tripp (1974), Milon (1974) ve Hansen-Bede (1975) gibi araştırmacıların anadil ve iki dillilik üzerine yaptıkları çalışmalara göre, çocukların anadil ve yabancı dil öğrenme etkinliklerinde benzer strateji ve dilbilimsel özelliklerin varlığı açıkça ortadadır.

Bu makalede tartışılan kritik yaş varsayımı, kritik dönem varsayımı, sosyobiyolojik varsayım, bioprogram varsayımı, genetik varsayım, doğuştanlık varsayımı, konuşlama varsayımı, birinci dil= ikinci dil varsayımı, ikinci dil= birinci dil varsayımı gibi dokuz adet varsayım türü, yabancı dil öğretimi alanında bir de biyolojik yaklaşım (biological approach) ve bir sinirdilbilimsel yaklaşım (neurolinguistic) yaklaşımların varlığına temel olmuşlardır. Biyolojik yaklaşım (biological approach) gibi bir çalışma alanının var olması gerektiği Bickerton (1984), O’Grady 1997) ve Jenkins (2000) tarafından belirtilmişti. Doğuştanlık varsayımının (innateness hypothesis) doğuştanlık kuramı (nativist theory) olarak geliştiği ve doğuştanlık yaklaşımına (nativist approach) dönüştüğü de önceden belirtilmişti.
Anadil ve yabancı dil öğrenimi süreçlerine ülkemizde de yakın zamanda bir yaklaşım yapılmıştır. Önceki uygulamada, yabancı dil öğretimi orta okul birinci sınıfta başlıyordu ve bu durum 6. yıla rastlıyordu, ama yeniden yapılanma uygulamasında ilköğretimde yabancı dil dersleri 4. ve 5. sınıflara çekilmiş, ülkemizin yabancı dil eğitimi alanında son derece yararlı bir işlem yapılmıştır. Bu makalede belirtilen biodilbilimsel (biolinguistics) ve sinirdilbilimsel (neurolinguistics) bulgulamalar ışığında son derece bilimsel bir işlem yapılmış, iki dillilik için evvelki uygulamaya göre yabancı dil öğrenimi için daha uygun bir ortam yaratılmıştır. Bu uygulama, ülkemizde bir veya iki yabancı dili öğrenmek isteyen öğrencilere daha bilişsel, daha kolay, daha çok akılda kalıcı biçimde zemin hazırlayacak, yabancı dili ve dilleri daha kolay konuşan öğrencilerin yetişmesine kaynak olacaktır.”

Bu konuda araştırmalar yapmış birçok bilim adamının olduğunu ve önemli sonuçlara varmış olduklarını görüyoruz. Bu yazının okunmasını en çok insanımızın bilinçlenmesi ve kültürünü özümsemiş, ikinci dili öğrenmiş olma avantajına sahip bir nesil yetiştirmeye hazır olması için temenni ediyorum.Daha önce de belirttiğim gibi; dilini korumayan, kullanmayan bir millet kendi kimliğini de zaman içinde kaybedebilir.Halbuki ne kadar çeşitli insan olursa, dünyamız o kadar renkli olacaktır.Tabi ki bu renkliliği yadırgayan insanlar bir gün tamamen ortadan kalkarsa…
Son olarak paylaştığım makalenin anlamış olacağınız gibi bir alıntı olduğunu ve yazımın bitiminde kaynak belirteceğimi söylemek isterim.Emek hırsızlığı pek huyum değildir.Yazımı bitirmeden önce ünlü bilim adamlarından Piaget’nin anadil eğitimi ile ilgili bir sözünü de paylaşmak isterim.
“Piaget anne ve babanın dil edinimindeki önemini şu şekilde vurgular: “Kuşkusuz başkalarından öykünmeden, anne ve babasının yardımına gereksinim duymadan, çocuk, belki konuşmayı asla öğrenemez. Çocuk öykündüğünün farkında değildir. Ve başkalarına konuştuğu oranda kendi kendisine de konuşur.” (Piaget,1956)”
Anadilinizle ve rengarenk kalın…Sevgiler, saygılar sunuyorum…

*http://sulekisioglu.blogspot.com/2013/06/yabanci-dil-ve-anadil-ogreniminde.html
“Yabancı dil ve anadil öğreniminde kritik dönemler” makalesinden alıntıdır.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*